osmanlı kitabı başlık
Süleymaniye Külliyesi
Süleymaniye Külliyesi
Bu yazı 2.090 views kez okundu.
19 Nisan 2014 01:42 tarihinde eklendi

Süleymaniye Külliyesi

Daha önceki iki yazımdan bir tanesinde  Süleymaniye Külliyesinin Tarihi hakkında bilgi vermiş, ikinci yazımı da Süleymaniye Camii ve  hikayelerine ayırmıştım. Öylesine geniş olan Süleymaniye Külliyesi’nin diğer birimlerini de bu yazıma ayırdım.

Bilindiği üzere, külliyenin esas mekanını cami oluşturmaktadır. Ondan sonraki birimleri ise şu şekilde sıralayabiliriz: Medreseler, Sıbyan Mektebi, Darüllkurra, Hazire, Darülhadis, Tabhane, Darüşşifa, İmarethane, Hamam, Çeşme.

Bahsi geçen bu yapılara geçmeden önce sizlere Mimar Sinan’ın Türbesini göstermek isterim. Yaptığı Süleymaniye’nin hemen yanında yatmaktadır. Mimar Sinan için ayrı başlık açacağım fakat burada belirtmeden geçemeyeceğim bir konu var ki bunu pek az insan biliyor, bilenler de eminim kulaklarını tıkıyordur.

Mustafa Armağan’ın Osmanlı Tarihinde Maskeler ve Yüzler adlı kitabını okurken karşıma bir başlık çıktı. “Neredesin Sinan?” Başlığı okuyunca hemen aklıma “Bir daha senin gibi bir mimar gelmedi” demek istediğini zannettim ama durum çok farklıymış. Başlık hakikaten Sinan’ı arıyormuş. Açıklayayım:

İşin özü şudur ki, Mimar Sinan’ın kafatası kayıptır. Yani mezarında Mimar Sinan’ın kafası yok, başsız bir vücut yatmaktadır.

Mimar Sinan'ın Türbesi

Mimar Sinan’ın Türbesi

1935 Temmuz’da Türk Tarih Kurumu Dolmabahçe Sarayı içinde kuruma ayrılmış odada üç aylık olağan toplantılarını yapmaktadırlar. Bu toplantıda Hakkı Eldem’in yazdığı “Osmanlı Mimarisi” adlı bir yazı tartışılmaktadır. Yazıda Beyazıd Camii mimarı Hayreddin’in Mimar Sinan’ın öncüsü olduğu yazmaktadır. Bu ifade üzerine hararetli bir tartışma başlar. Bunun üzerine, tartışmanın bitmesi için Türk Tarih Kurumu Asbaşkanı Afet İnan 29.Temmuz.1935 tarihli toplantıda Mimar Sinan hakkında bir kitap çıkarılması ve bu kitapta hayatı, eserleri, özellikle de dünya sanatı içindeki değerinin ortaya konulması teklif edilir.

Mimar Sinan'ın Türbesi

Mimar Sinan’ın Türbesi

Bu teklif kabul eden heyet, Mimar Sinan’ın kabrinin açılmasını ve iskeleti üzerinde tetkiklerde bulunulmasını kararlaştırır. Şaşırtıcı bir şekilde iki gün sonra 1.Ağustos’da mezar açılır.  kafatası üzerinde ölçümler yapıldıktan sonra Mimar Sinan’ın Türk olduğu anlaşılır. Türk ırkının yassı-yuvarlak kafalı inanılan o dönemde Mimar Sinan’ın da aynı şekle uyan kafatasına sahip olduğu görülür. Neticede büyük bir memnuniyetle kapatılan Sinan’ın mezarı bir parça konulmaz. Sinan’ın kafatası, kurulacak bir antropoloji müzesinden sergilenmek üzere Afet İnan’ın teklifi ile tekrar gömülmez.

İbrahim Hakkı Konyalı’nın naklettiğine göre, 1940’lı yıllarda bu mezar açma olayında habersiz bir şekilde türbeyi restore edenler mezarı açtıklarında kafatasının yerinde olmadığını görürler.

Mimar Sinan'ın Kabri

Mimar Sinan’ın Kabri

Tuhaf olan şudur ki, Türk tarih Kurumu Mimar Sinan hakkında kitap yazmaya karar verdiğinden neden mezarı açıp kemik incelemesi yapar, buna ne gerek vardır? Mimar Sinan Türk olsa ne olur, olmasa ne olur, Hanedan ne kadar Türk’tü sanki? İkincisi de türbe restore edilirken mezar niçin açılır. Restore edilecek olan mezar/türbe midir yoksa kemikler mi?

İşte bu anlamsız ve gereksiz faaliyetlerden ötürü bugün Mimar Sinan’ın kafatası kayıptır. Dahası kurulması planlanan antropoloji müzesi de yoktur ortada.

Mimar Sinan'ın Kabri

Mimar Sinan’ın Kabri

Sinan’ın mezarının ilk açılışı 5 – 6.Ağustos.1935 tarihli Cumhuriyet ve Kurun Gazetelerinde haber olarak çıkmıştır.

Şimdi bu birimleri resimleri ile birlikte özüne uygun bir şekilde inceyelelim:

Medreseler

Kanuni Sultan Süleyman’ın esas adı I. Süleyman’dır. Ona Kanuni lakabının veya ön adının verilmesi, kendisinin Osmanlı kanunlarını yazılı hale getirtip bir düzene sokmasından kaynaklanmaktadır. Bu nitelikte bir sultanın eğitime ve bunun sonucunda da medreselere önem vermesi pek doğaldır.

Süleymaniye medreselerinin tamamlanması 1559 yılını bulmuştur. Külliye içinde dört adet medrese vardır. Bunlar Evvel Medresesi, Sani Medresesi, Salis Medresesi ve Rabi Medresesidir. Medreselerden Evvel ve Sani Medreseleri Sıbyan Mektebinin bitişiğinde, Salis ve Rabi Medreseleri ise Haliç’e cephede yanyana bulunurlar.

Evvel ve Sani Medreseleri

Evvel ve Sani Medreseleri

Evvel ve Sani Medreselerinin arasında çok dar bir sokak geçer. Her iki medresenin de planları simetriktir. Her iki medrese de 22 hücreden ve dershaneden meydana gelmiştir. Her ikisinin de avluları kare planlıdır. Bu iki medrese günümüzde Süleymaniye Kütüphanesi olarak faaliyet göstermektedir. Kütüphanede 70.000’e yakın el yazması kitap bulunmakta ve bu kitapların sayfa resimleri okuyucular sunulmaktadır.

Süleymaniye Kütüphanesi Girişi

Süleymaniye Kütüphanesi Girişi

Salis ve Rabi Medreseleri ise Haliç’e bakan cephededir. Günümüz itibariyle bu iki medresede restore edilmektedir. Bu iki medrese de bitişik nizam inşa edilmiş olup onların da planları simetriktir. Salis ve Rabi medreselerinin konumları eğimli arazi üzerinde olduğu için avluları düz değildir. Kubbelerinin kademeli olarak ilerlemesinden odalarının taraça sitemi ile eğimli araziye kurulduğu çok rahatlıkla anlaşılır.

Kütüphane sokağından Süleymaniye

Kütüphane sokağından Süleymaniye

Medreselerin girişleri aynı avluya açılmaktadır. Derslikler ve mescitler ise Süleymaniye’ye bakar. Kare planlı ve kubbeli olan bu dershane ve mescitlerin doğu tarafında göz alıcı birer cumba vardır. Cumbanın tam altında üç, sağında ve solunda birer çeşme bulunmaktadır.

Rabi ve Salis Medreselerinin alt tarafında Mülazımlar Medresesi bulunmaktadır. Bu medresenin 20 odası bulunmaktadır. Günümüz itibariyle sağlam olmasına rağmen kapalı ve atıl olarak durmaktadır. “Mülazım”, bir işe girmek için parasız olarak devlet hizmetinde çalışan demektir. Bunlar genellikle o dönemde müderris ve kadı adaylarıdır.

Rabi ve Salis Medreselerinin Kubbeleri - Restorasyonda.

Rabi ve Salis Medreselerinin Kubbeleri – Restorasyonda.

Rabi ve Salis Medreselerinin Kubbeleri - Restorasyonda.

Rabi ve Salis Medreselerinin Kubbeleri – Restorasyonda.

Son olarak, Süleymaniye Külliyesi içinde bir de Tıp Medresesi bulunmaktadır. Bu medreseler Tiryakiler Çarşısı üzerindeki bir sıra hücreden oluşmaktadır. Tıp Medresesinin en büyük özelliği, o güne kadar Darüşşifalarda yani hastanelerde eğitim gören tıp öğrencilerin eğitim ve uygulama alanları bu medrese ile birlikte ayrılmıştır. Öğrenciler Tıp Medresesinde gördükleri teorik dersleri Medresenin hemen karşısındaki Darrüşşifa’da uygulamaya geçiyorlardı. Günümüzde Darrüşşifa da aynı Rabi ve Salis Medreseleri gibi restore edilmektedir.

Süleymaniye, İmparatorluğun en önemli eğitim merkeziydi. Öğretmen ve öğrencilerin o devirlerdeki rakamı çok yüksek olmasa da diğer bölgelerdeki medreselere göre oldukça yüksekti. 1792 yılında bu medreselerde 223 kişi kalıyorken 1869 yılında bu sayı 384’e çıkmıştır.

Sıbyan Mektebi

Sıbyan Mektebi, Süleymaniye Çeşmesi’nin hemen yanı başındaki binadır. Bugün günümüzde lokanta olarak hizmet veren bina pek çoğumuzun farkına varmadan gidip kuru fasulye yiyip çıktığımız 500 yıllık bir yapıdır.

Mektep tonozlu bir yapı üzerine inşa edilmiştir. Tonoz, bir kemerin aralıksız olarak devam etmesiyle oluşan bir örtü biçimidir. Yaklaşık olarak 6*9 metre ebatlarında tek kubbeli bir yapıdır. Okuma odasında bir dolap ve ocak bulunmaktadır.

Süleymaniye’nin Vakfiyesinde bu Sıbyan Mektebi ile ilgili olarak;

Mektebin özellikle Kur’an-ı Kerim öğretimi için kurulduğu, öğrenci sayısının en çok 30 olacağı, fakir öğrencilere her gün imaretten iki kez yemek verileceği ve yılda iki kere de elbise verileceğini öğrenmekteyiz.

Mektebin öğretmeni tecvit bilir ve Kur’an-ı Kerim’i en yavaş okuma temposuyla okuyabilirdi. Tecvit Kur’an-ı Kerim’in okunuş usullerinden birisidir.

Vakfiye’de yazdığına göre muallim yani öğretmen günlük 8 akçe, yardımcı öğretmenin 3 ve ferraşın yani yatakları düzelten, temizlik işlerine bakan kişinin ise günlük 2 akçe maaşı olduğunu biliyoruz. (Enteresan bir şekilde ortalığı düzelten kişi olan “ferraş”ın bugün aynı işte kullanılan “faraş”a ne kadar benzemektedir. Muhtemelen aynı kökten gelmiş bir kelimedir.)

Hazire

Hazire camilerdeki mezarlığa denir. Genelde o hazirelerde yatan kişiler dönemin önemli kişileri olmakla birlikte cami görevlileri ve türbedarlardır.

Süleymaniye’nin haziresinde doğal olarak en dikkat çekici kısım Kanuni Sultan Süleyman ile Hürrem Sultan’ın türbeleridir.

Sultan Süleyman Türbesi

Sultan Süleyman Türbesi

Kanuni Sultan Süleyman’ın türbe sekiz köşelidir. II. Selim tarafından Mimar Sinan’a yaptırılmıştır. Girişinin iki yanında çok güzel çini örnekleri vardır. Türbe kapıları abanoz ağacından yapılmış olup üzerlerinde “La İlaheillallah” ve “Muhammed Resulallah” (Sas) yazılıdır. Türbede yedi adet sanduka vardır. Bunlardan ortadaki ve tabii ki en büyüğü Kanuni’nin (I. Süleyman) sandukasıdır. Onun sol tarafında II. Ahmed’in hasekisi Rabia Sultan, II. Süleyman ve II. Ahmed yatmaktadır. Sağ tarafında ise Hürrem Sultan’dan olan kızı Mihrimah Sultan, II. Süleyman’ın annesi Saliha Dilaşub ve II. Ahmed’in kızı Asiye Sultan yatmaktadır.

Süleymaniye Camii ve Sultan Süleyman'ın Türbesi

Süleymaniye Camii ve Sultan Süleyman’ın Türbesi

 

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi,
Saltanat didükleri ancak cihan gavgasıdur,
Olmaya baht-ü saadet dünyada vahdet gibi.

Kanuni denilince aklımıza ilk gelenlerden birisi de Kanuni’nin bu dizeleridir. Keşke bunu da Hazire girişinde bir kitabe şeklinde görme şansımız olsaydı.

Hürrem Sultan Türbesi’ne gelince. Diğer adı “Kadın Efendi Türbesi”dir. Bu ifade bile akıllara Hürrem Sultan’ın ne denli güçlü biri olduğunu getirmektedir. Hürrem Sultan’ın türbesinde kendinden başka, II.Selim’in oğlu Şehzade Mehmed ve II. Ahmed’in kızı yatmaktadır.

Hürrem Sultan - Kadın Efendi'nin Türbesi

Hürrem Sultan – Kadın Efendi’nin Türbesi

Zamanında, Kanuni Sultan Süleyman’ın türbesinde her gün Kuran cüzleri okuyan 90 cüzhan ve 40 hafız ile ilave 9 kişi ve Hürrem Sultan’ın türbesinde ise 90 cüzhan ve ilave 6 kişi görevlendirilmişti. Şimdi böyle bir uygulama yok. Sadece bildiğim kadarıyla Eyüp Sultan Hazretlerinin türbesinde kesintisiz olarak kuran okunmaktadır.

Hazire’ye girdiğinizde sağlı sollu mezarlarda irili ufaklı mezar taşları görürsünüz. Mezar taşlarının/kapaklarının boyutlarından bebeklerin de gömülü olduğu akla gelmektedir.

Sultan Süleyman Türbesi'nin revakları ve Hazire

Sultan Süleyman Türbesi’nin revakları ve Hazire

Kitaplara konu olan mezarlara gelince; hazirede, Kaptan-ı Derya Kayserili Ahmed Paşa, Mehmed Niyazi Paşa, Hüseyin Avni Paşa’nın kızı Fatıma Hayriyye Hanım yatmaktadır.

Hamam

Caminin dış avlusunu çevreleyen dükkanların hemen karşısında bir hamam bulunmaktadır. Külliyenin de bir parçası olan bu hamam Süleymaniye Hamamı ya da Dökmeciler Hamamı olarak anılır.

Etrafında dökmeci esnafının yerleştiğinden Dökmeciler Hamamı olarak da tanınmıştır Bugün ise Süleymaniye Hamamı adı altında hizmet vermektedir.

Süleymaniye Hamamı

Süleymaniye Hamamı

Tek hamam tipinde yapılmıştır. Yani bayanlar ve erkeklerin yıkanacağı farklı bölümleri yoktur. Haseki Hürrem Sultan Hamamı da aynı nitelikli bir hamamdır. Çifte hamam olarak tabir edilen hamamlarda bayanlar ve erkekler için farklı mekanlar bulunur. Tek hamam tipinde yapılması nedeni ise hamamın yapılış amacının genele açık olmasından ziyade külliye personeli ve medreselerde kalan öğrencilere tahsis edilmiş bir hamam olduğunu anlıyoruz.

Bir rivayete göre, bu hamam tamamlandıktan sonra Mimar Sinan vefat edene kadar İstanbul’da bulunduğu zamanlarda hep burada yıkanmayı tercih etmiştir.

Hamamın soyunma yerinin tam ortasında yekpare mermerden oyulmuş bir fıskiye bulunmaktadır.

Ilıklık olarak tabir edilen bölüm üç kısımda oluşmaktadır.

Sıcaklık bölümü dört eyvanlıdır. Eyvan’ın günümüz Türkçesindeki anlamı sundurma, teras demektir. Sıcaklık bölümünün köşelerinde bulunan halvet hücreleri, diğer kısımlardan sağlı ve sollu olmak üzere birer mermer sütun ile ayrılmış ve bu mermer sütunların aralarına da insan boyundan biraz daha yüksek mermer perdelerle kapatılmıştır. Bu hamamdaki bu halvetlere Hünkar Halveti denmiştir. Bunun da bir hikayesi elbette ki vardır. Kanuni Sultan Süleyman hamamın açıldığı gün bereket getirmesi için dua ve niyazla bu hamamda yıkanmıştır. Kanuni’nin yıkandığı bu kısım daha sonraları hamamın en önemli yeri sayılmıştır.

Süleymaniye Hamamı

Süleymaniye Hamamı

Bu hamamla ilgili olarak bir başka hikaye daha vardır. Bu sefer hikayenin özünde ne Mimar Sinan ne de Süleyman Han vardır. Hikaye bir tasa bağlanmıştır. Zamanında Süleymaniye Hamamı’nda bir tas varmış. Bu tastan su içenlerin sarılık hastalığına şifa bulduğuna inanılırmış. Yani, halk şifanın sudan değil tastan geldiğine inanırmış. Tasın içi yazılı ve çevresinde de delikler, deliklere bağlanmış küçük halkalar ve halkaların ucunda da küçük tunç levhalar varmış. Şifa bulma ümidiyle bu tastan su içen kişi, tasın etrafındaki tunç levhaları suyun içine çevirip bırakırmış. Böylelikle de hastalıktan kurtulmayı beklerler/umarlarmış. Tas günümüze ulaşmamış, kaybolmuş. Tasla birlikte bu şifa inanışı da unutulmuş.

Seyahatname’de Evliya Çelebi bu hamamı şairlere layık bir yer olarak belirtmiştir.

1577 yılında Süleymaniye Külliyesinin bir parçası olarak inşa edilmiştir.

Çeşme

Süleymaniye Meydan Çeşmesi, Çadır Çeşmesi, Hesap Çeşmesi olarak çeşitli adlarla anılan bir çeşmedir. Kesme küfeki taşından yapılmıştır. Çeşmenin bir musluğu bulunmaktadır ki o da Beyazıt istikametindeki yüzündedir.

Süleymaniye Meydan Çeşmesi

Süleymaniye Meydan Çeşmesi

Hesap Çeşmesi denilmesinin sebebi, Külliye’nin yapımı sırasında burada yüksekçe bir yere çıkan Mimar Sinan, belirli zamanlarda yanında çalıştırdığı ustalara yevmiyelerini dağıtırmış. Bir başka rivayete göre, Bozdoğan Su Kemeri’nden bu yöne ayrılan bir kol, suyu bu çeşmeye kadar getirir ve Külliye’nin bütün suları buradan belli ölçülere göre hesaplı bir şekilde çevreye yayılırmış.

Çadır Çeşmesi denilmesinin sebebi ise, Süleymaniye’nin tamamlanıp işler bittikten sonra caminin karşısındaki boş meydanda işçi gündeliklerinin ödendiği hesap çadırı kaldırılırken buraya bir hayır eseri bırakmak istemeleriymiş.

Bununla birlikte İstanbul’un 100 Çeşmesi ve Sebili adlı kitapta çeşmenin yapılış tarihi olarak 1792 yılı verilmiştir ki çeşmenin kitabesinde de bu tarih yazılıdır. Bu durumda yukarıdaki bilgilerle/rivayetler çeşmenin inşa tarihi olan 1792 yılı ile uyuşmamaktadır. Çünkü Külliyenin inşa yılı ile bu tarih arasında yaklaşık 230 yıl fark vardır.

Süleymaniye Meydan Çeşmesi Kitabesi

Süleymaniye Meydan Çeşmesi Kitabesi

Çeşmenin kitabesi celi sülüs hatla yazılmış olup çevirisi şu şekildedir.

Bu orada öyle bir pınar ki adına selsebil denir

Rableri onlara tertemiz bir su içirir.

Yüceler yücesi olan Allah şöyle buyuruyor.

(onlara şöyle denir) Bu sizin için bir  mükafattır. Sizin gayretinizin karşılığı budur.

Azim olan Allah (Büyük ve Yüce olan Allah) doğru söyledi

(Bu) Allah’ın has kullarının içtikleri bir pınardır.

Rebiül Evvel ayı tarih 1207 (Hicri)

 

Darüşşifa

Günümüzün Türkçesinde kelime karşılığı hastanedir. 1556 yılında faaliyete geçmiştir. Yani Külliye 1557 yılında açılmadan yaklaşık bir sene evvel açılmıştır. Vakfiyesinde, Darüşşifa’nın hastaneye ihtiyacı olanlar için ve ilaç hazırlamak için vakfedildiği yazmaktadır. Vakfiyesinde yazılı olduğuna göre, darüşşifada bir başhekim, iki hekim, iki göz uzmanı, iki cerrah, bir eczacı, doktor kadrosunda çalışmaktadır. Bundan başka idari işler niteliğinde çalışan kadrosu da bulunmaktadır. Hatta bir de berber kadrosu vardır.

Tabhane ve İmaret gibi yüksekçe bir bölüm üzerinde inşa edilmiştir. Revaklı iç avlu çevresinde hasta odaları bulunmaktadır. İlave olarak bir de sadece hastalara tahsis edilmiş bir de hamamı bulunmaktaydı.

Yaklaşık 40-50 yatağa sahip olan darüşşifaya hastalık farkı gözetmeksizin hasta yatırılıyordu. Ayrıca bir de Asabiye Servisi vardı. Asabiye servisinde hastalar müzikler tedavi edildiği gibi ilaç da veriliyordu.

Süleymaniye’nin darüşşifası ayrıca bir ecza deposu olarak da kullanılıyordu ve buradan diğer darüşşifalara ilaç temini yapılıyordu.

1845 yılında darüşşifada bulun erkek akıl hastaları dışında kalan yatılı erkek hastalar Bezmialem Valide Sultan Gureba Hastanesine nakledilmişlerdir.

Darüşşifanın karşısındaki tıp medresesinde ise eğitim gören öğrenciler, öğrendiklerini uygulamak üzere Darüşşifa’ya giderler, orada çalışırlardı.

Halen restorasyondadır.

Darülkurra

Darülkurra, camilerin hemen yanında yapılan Kur’an-ı Kerim okuma yeridir. Darüllkurra’nın Süleymaniye’deki yeri tespit edilememiştir. Sadece Hazire’nin Beyazıt’a bakan istikametinde bulunan yapının Türbadar Odası ya da Darülkurra olduğu düşülmektedir. Türbedar, türbe bakımını yapan, türbeyi bekleyen kişi demektir. Bu yapının bir duvarı Külliye’nin sınırını teşkil ederken diğer tarafları Hazire’nin içinde kalmaktadır. Girişi dışarıdan olup kapısı yerden 1-1,5 metre yüksekliğindedir. Kapısına kapının her iki yanında inşa edilen bir merdivenden çıkılır. Tek kubbeli bir yapıdır.

Darülkurra veya Türbedar Evi

Darülkurra veya Türbedar Odası

Aslında yukarıdaki yapıya bakınca, pek de Türbedar Odası’na benzememekte.

Darülhadis

Darülhadis, hadis biliminin öğretildiği medreselere verilen isimdir. Burada toplam 15 öğrenci eğitim görürken kadrosunda da 6 kişi bulunurdu. Darülhadis zamanının en üst düzey eğitim kurumu içinde yer alırdı. Müderrislere 50 akçe maaş verilirdi. Müderris günümüz eğitim sisteminde profesöre denk gelmektedir.

Darülhadis

Darülhadis

Tabhane

Tabhane Süleymaniye Külliyesi’nin belgelerinden İmaret’in bir parçası olarak geçmektedir. Tabhane misafirhane demektir. Özellikle dervişlerin misafir edildiği mekanlar olarak düşünülebilir. Girişinde geniş bir teras/sundurma bulunur. Sundurmanın her iki yanında da geniş odalar vardır. Avlunun iki köşesindeki ikişer kubbeli sundurmaların yazın açık havalarda oturma alanı olarak dizayn edildiği düşünülmektedir. Tabhane’nin toplam kadrosu 5 kişidir.

Kervansaray ve Ahırlar

İmaret ve Tabhane doğrudan Kuzey’e yani Haliç’e bakan kısımda olduğundan bu iki birim yüksekçe bir yokuş üzerine inşa edilmiştir. Aşağı inen dik yokuşun oluşturduğu kod farkını doldurmak için ahırlar inşa edilmiştir. Kervansarayda dinleyen yolcuların atları, develeri de bu ahırlara alınır ve orada onların bakımları, yemlemeleri yapılırdı. Şimdiki halleri bakımsız bir durumdadır.

İmaret

Sultan Kapısının bulunduğu yönde İstanbul fethinin 100. Yılı nedeni ile Mimar Sinan burada bir İmarethane inşa etmiştir.

İmaret

İmaret

Matbah ve yemekhaneden oluşan ve bazen de Darüzziyafe denilen bölümle birlikte kiler, fırın, un, tuz ambarları gibi yapılarla birlikte, tabhane ahır ve kervansaraydan oluşan imaretin yapımı cami ile birlikte başlamıştır. İmaretin başında bir şeyh ve onun altında da yaklaşık 50 kişi çalışırdı. Şeyh bu önemli erzaklara sahip çıkacak, muhafaza edecek emin kişi idi. Şu anda imarethane “Darüzziyafe” adı altında özle bir işletmede restoran olarak faaliyet göstermektedir. Bulunduğu mevki olarak Haliç kıyısına bakar. Ortada bir avlu ve salon büyüklüğünde geniş odalar bulunmaktadır.

İmaret - Avludaki Çınar

İmaret – Avludaki Çınar

İmaretin bahçesinde eskiden kalma bir taş değirmen ve bir de mermerden yapılmış oldukça büyük bir dolap vardır.

İmaret

İmaret

İmaret - Dolap ve Değirmen

İmaret – Dolap ve Değirmen

İmaret 1913’te İslam Vakıfları Müzesi olmuş ve 1983 yılına kadar da Türk ve İslam Eserleri Müzesi olarak kullanılmıştır.

Böylelikle külliyenin tüm birimleri anlatılmış oldu. Bir de külliyenin hemen yanı başında bir çarşı vardır. Tiryakiler Çarşısı. Bir de bu çarşı hakkında yazılanları nakletmek isterim.

Caminin Vezneciler tarafına bakan istikametinde geniş bir cadde üzerindeki sıralı dükkanlardı Tiryakiler Çarşısı. Bu caddede Sıbyan Mektebi, Sani ve Evvel Medreseleri ile Tıp Medreseleri bulurdu. Bu medreseler caddeye bakan yüzlerindeki küçük dükkanlara denirdi Tiryakiler Çarşısı’dır. Buraya Tiryakiler Çarşısı denmesinin sebebini Fransız Elçisinin tercümanı olarak çalışan ve Topçu Okulu ile Mühendishane’nin açılmasında etkili olan Baron de Tott şu şekilde anlatmıştır.

Tiryakiler Çarşısı

Tiryakiler Çarşısı

“Akşama doğru Süleymaniye Camii’ne çıkan yol ağızlarında, soluk yüzleri, uzamış boyunları, eğik kafaları ve acımadan başka bir şey ilham etmeyen tiryakilerin bulunduğu yer Tiryakiler Çarşısıdır.

Caminin yapıldığı alanı çevreleyen duvarlardan biri boyunca bir sürü küçük dükkan sıralanmıştır. Her dükkanın önünde, aralarında geçit olan asma çardaklar mevcuttur. Bu sayede dükkan sahipleri geçişi rahatsız etmeden müşterilerini ağırlayabilirler. Tiryakiler yavaş yavaş gelirler ve her zamanki dozda afyonlarını alırlar. Afyonlar, zeytin iriliğinde taneler olarak dağıtılır. İçlerinde en fazla alışkın olanlar bir defada dört tane birden yutarlar. Üzerlerine soğuk su içerek, üç çeyrek ya da bir saat sonra gelecek olan hayal alemini beklerler. Herbiri hayal alemine dalarken çok değişik, fakat o derece de garip ve eğlendirici hareketler yaparlar.”

Baron de Tott 1733 – 1793 yılları arsında yaşamıştır. 1763 yılında Fransa’ya dönmüştür. Yani Süleymaniye yapıldıktan yaklaşık 200 yıl sonra İstanbul’da bu yazdıklarını görmüştür. Demek ki 200 yıl öncesinde Süleymaniye Külliyesi yapıldıktan sonra Külliye çevresinde yaşam şekli oldukça değişmiş, vakıf dükkanları ya da bazıları afyon dükkanları haline gelmiştir.

İnşa edilişinden bu yana meydana gelen depremler ve yangınlardan Külliye de elbette nasibini almıştır. 1660 yılında meydaha gelen yangın ile 1766 yılında meydana gelen depremde caminin bazı bölümleri zarar görmüştür. Cumhuriyet döneminde de külliye birkaç kere restorasyondan geçmiştir.

Mimar Sinan’ın yedi yılda yaptığı ve bir bilgiye göre 59.000.000 akçeye maledilen Külliye üç ayrı başlıkta okudunuz. Keşke bilgi daha çok olsaydı da daha yazabilseydim. Ama ne yazık ki 500 yılda Süleymaniye hakkında gele gele bu kadar bilgi ulaşmış günümüz.

Süleymaniye’nin çok farklı tadına doyulmaz bir ortamı vardır. Camiye gitmeseniz bile, namaz kılmasanız bile Süleymaniye’ye gelin. Sultan Süleyman ve Hürrem Sultan’ın türbelerini ziyaret edip dizide seyrettiklerinizi düşünün, o filmde yaşayanların şimdi önünüzdeki türbelerde yattıklarını düşünüp “Bu dünyanın Sultan Süleyman’a bile kalmadığını” hatırlayın, sonra bir kuru fasulye yiyin, sonra da avluda dolaşıp siz de bu tarihi soluyun ve yemyeşil avlunun ve güneşin tadını çıkarın.

Süleymaniye'nin Rahatlatıcı Ortamı :-)

Süleymaniye’nin Rahatlatıcı Ortamı :-)

Sağlık ve Esenlikler

 
Z.T.Aygün
19.Nisan.2014

 

 
Kaynakça:

1.) Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Cilt 7,
2.) Yedi tepede 17 Gezi, İstanbul – Rüknü Özkök,
3.) Ömür Biter, İstanbul Bitmez – Rüknü Özkök, Eray Canberk,
4.) İstanbul’un İncileri, Suriçi Camileri – Sudi Yenigün
5.) Osmanlı tarihinde Maskeler ve Yüzler, Mustafa Armağan
6.) İstanbul’un 100 Camisi – Kültür A.Ş.
7.) İstanbul’un 100 Mimar Sinan Eseri – Kültür A.Ş.
8.) İstanbul’un 100 Türbesi – Kültür A.Ş.
9.) İstanbul’un 100 Mezar Taşı – Kültür A.Ş.

Yorumlar

Bu Yazıya 2 Yorum Yapılmış

  • rüknü özkök (29 Nisan 2014 saat: 09:18)

    Çok güzel,düzenli bir çalışma.Verdiğiniz yararlı bilgiler için teşekkür ederim.

  • admin (29 Nisan 2014 saat: 21:59)

    Teşekkürler Hocam. İçerikler yavaş yavaş geliyor çünkü bilgileri farklı kaynaklardan karşılaştırdığım için yazı yazmak vakit alıyor. Kopyala – yapıştır yapmıyorum.
    Saygılarımla,

Yorum Yap